COVID-19 sonrası dönemde küresel ekonomi yalnızca yavaşlamadı; aynı zamanda yön değiştirdi. Tedarik zincirlerinin kırılganlığı, Çin-ABD rekabetinin sertleşmesi ve jeopolitiğin yeniden ekonominin merkezine oturması, “China Plus One” ve “nearshoring” gibi kavramları küresel politika sözlüğünün anahtar kelimeleri haline getirdi. Bu dönüşümün en dikkat çekici duraklarından biri ise Türkiye oldu. Çin’in son yıllarda Türkiye’de artan yatırımları, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda stratejik bir anlam taşıyor.

Batılı ülkeler üretimlerini Çin dışına kaydırmaya çalışırken, Çin’in buna verdiği yanıt dikkat çekici: üretimi kaybetmek yerine, üretimin coğrafyasını yeniden tanımlamak. Türkiye, tam da bu noktada Çin için ideal bir eşik ülke olarak öne çıkıyor. NATO üyesi olması, Avrupa pazarına coğrafi yakınlığı, Gümrük Birliği avantajları ve gelişmiş lojistik altyapısı Türkiye’yi, Çin’in küresel tedarik zinciri stratejisinde kilit bir halka haline getiriyor.

Bu tabloya realist bir gözle bakıldığında, Çin yatırımlarının masum bir ticari genişlemeden ibaret olmadığı görülüyor. Limanlar, lojistik merkezleri, enerji altyapısı ve finans sektörü gibi alanlara yapılan yatırımlar, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin Avrupa’ya uzanan hatlarıyla doğrudan örtüşüyor. Özellikle Kumport Limanı gibi stratejik altyapı noktalarında Çinli firmaların varlığı, Pekin’in Akdeniz ve Avrupa bağlantılı ticaret yolları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olma isteğini yansıtıyor. Bu, askeri olmayan ama açıkça jeostratejik bir nüfuz alanı inşasıdır.

Realist perspektiften bakıldığında Türkiye, Çin için Batı sisteminin içinde bir “köprü başı” işlevi görüyor. Çinli şirketler Türkiye’de üretim yaparak yalnızca maliyet avantajı elde etmiyor; aynı zamanda Batı’nın Çin’e yönelik tedarik zinciri bağımlılığını azaltma çabalarını da dolaylı biçimde etkisizleştiriyor. Kısacası üretim Çin’den çıkmıyor, sadece etiket değiştiriyor.

Ancak bu tabloyu yalnızca güç siyasetiyle açıklamak eksik olur. Liberal perspektif, Çin-Türkiye yatırım ilişkilerinin neden bugüne kadar ciddi bir kriz üretmeden ilerlediğini anlamamıza yardımcı oluyor. Türkiye açısından bakıldığında, Çin yatırımları istihdam, üretim kapasitesi ve ihracat olanakları yaratıyor. Oppo, Xiaomi ve Vivo gibi firmaların Türkiye’de kurduğu üretim tesisleri hem iç pazara hem de Avrupa’ya yönelik somut ekonomik faydalar sağlıyor. Enerji alanında yenilenebilir yatırımlar, Türkiye’nin enerji çeşitlendirme hedefleriyle örtüşüyor. Finans sektöründe Çin bankalarının varlığı, iki ülke arasındaki ekonomik entegrasyonu derinleştiriyor.

Bu karşılıklı fayda ilişkisi, “kazan-kazan” söylemini tamamen temelsiz kılmıyor. Çin, Avrupa pazarına daha hızlı ve düşük maliyetle erişirken; Türkiye, doğrudan yabancı yatırımla büyüme alanı açıyor. Artan ekonomik bağımlılık, kısa vadede iki ülke ilişkilerinde bir istikrar unsuru olarak işlev görüyor.

Ancak sorun tam da burada başlıyor. Kazan-kazan söylemi, güç asimetrilerini görünmez kıldığında riskli hale gelir. Türkiye’nin belirli sektörlerde Çin sermayesine aşırı bağımlı hale gelmesi, uzun vadede stratejik özerklik tartışmalarını gündeme getirebilir. Üstelik teknoloji transferi meselesi hâlâ gri bir alan. Çinli firmaların ileri teknolojileri paylaşma konusundaki isteksizliği, Türkiye’nin sanayi sıçraması beklentilerini sınırlayabilir.

Bir diğer kritik boyut ise Batı’nın tepkisi. Türkiye’nin Çin ile derinleşen ekonomik ilişkileri, ABD ve NATO çevrelerinde dikkatle izleniyor. Bugün ekonomik iş birliği olarak görülen adımlar, yarın jeopolitik baskı unsurlarına dönüşebilir. Türkiye bu denklemde yalnızca yatırım çeken bir ülke değil; aynı zamanda büyük güç rekabetinin kesişim noktasında duran bir aktör.

Sonuç olarak Çin’in Türkiye’deki yatırımları ne saf bir ekonomik ortaklık ne de açık bir jeopolitik hamle olarak okunabilir. Bu ilişki, realist hedeflerle liberal araçların iç içe geçtiği karmaşık bir yapı sunuyor. Çin ekonomik araçları jeostratejik hedefler için kullanırken, Türkiye bu süreci kalkınma ve manevra alanı yaratma fırsatı olarak değerlendiriyor.

Ancak bu denge kendiliğinden sürdürülebilir değil. Türkiye’nin önündeki asıl sınav, Çin sermayesinden faydalanırken stratejik bağımlılık tuzağına düşmemek. Çok yönlü, dengeli ve rasyonel bir dış ekonomik politika olmadan “kazan-kazan” söylemi hızla tek taraflı bir kazanca dönüşebilir. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden yazıldığı bu dönemde, Türkiye’nin rolü yalnızca üretim yapmak değil; oyunun kurallarını da dikkatle okumak olmalı.